Erhan Erkut

Babam

Babama yıllar önce hediye aldığımız saati bozulduğunda, yaptırmayı teklif ettim. “Gerek yok oğlum, zaten onun kadranını zor görüyorum” dedi. Bunun üzerine kendi saatlerimden birkaçını getirip gösterdim. Siyah kadranlı, rakamları, akrebi ve yelkovanı gümüş rengi olanı beğendi. Emekli adamın saatle ne işi var diye düşünebilirsiniz. Namaz vakitlerini takip edebilmek istiyordu. Bir de ben arayıp saat 5:00’te geleceğim dediğimde, saatine bakıyordu. Bu saati pek sevdi. Deri kayışı eskidi ama değiştirmemi istemedi. Kayışın takıldığı halka koptu, ama babam halkayı yara bandı ile tamir edip saati takmaya devam etti. Kolundan sadece abdest alırken çıkarıp, abdestten sonra hemen tekrar takıyordu. Saati babamın son yıllarının hemen her anına eşlik etti. Artık saatle işi kalmadığında bile kolundan çıkarılmasını istemiyordu. 19 Mayıs 20:40’ta son nefesini verdiğinde üzerinden son çıkardığımız şey saati idi. Ona temas eden son şey. Babacığımı yıkarken ve mezara verirken saati benim kolumda idi. Hep saklayacağım.

Bu satırları babamın yıllar önce ailemize kazandırdığı Büyükçekmece’deki evimizden yazıyorum. Karşımda Büyükçekmece köyünün muhteşem manzarası, üstümde martılar çığlık atıyorlar, arkada Pat Metheny Sound of Silence çalıyor. 60 yıl kadar önce babamla amcam o dönemin felaketi olan çocuk felcine yakalanan yeğenim yüzerek iyileşebilsin diye o dönemde neredeyse tamamı tarla olan Büyükçekmece sahilinden bir arsa alıyorlar. Birer arkadaşlarını da projeye ekleyerek ikişer katlı iki “yazlık” ev yapıyorlar. Şu anda tıklım tıklım dolu olan sahilde o yıllarda toplam 4 ev var. Yazlık ev dedim ama, evler su ve kanalizasyon sistemine bağlı değiller. Bir kuyu kazılıyor ve benzinli motorla su çekiliyor. İkinci bir kuyu da foseptik çukuru vazifesi görüyor. İlk yıllar elektrik hiç yok. Gaz ocağında yemek yapıp akşamları gaz lambasında oturuyoruz. Telefon ve televizyon yok dememe gerek yok sanırım. Arabamız da yok. İlkokuldan itibaren her yaz başında kamyonla yazlığa taşınıyoruz, yaz sonunda tekrar kiralık kış evimize dönüyoruz. Evler Büyükçekmece köyüne bir kilometre mesafede. Ekmek bile almaya köye iniliyor. Yani günümüz şartlarında pek de çekici bir yaşam değil. Fakat çocukluğumun en güzel hatıraları bu evden. Babamın ilk evinden.

Babamın elinden her iş geliyor. En kıskandığım taraflarından birisi bu. Su tesisatı, elektrik tesisatı, inşaat, ev aletleri tamiratı—her işten biraz anlıyor. Büyükçekmece sahiline ilk elektrik verildiği dönemdeyiz. Pek heyecanlıyız. Elektrik sadece akşam 6’dan sonra, gece 10’a kadar verilecek deniliyor ama bu bile bizim için büyük bir şey. Düşünsenize, radyo dinleyebileceğiz. Babam, belediye işçilerinin gelip bağlantı yapmalarını bekleyemiyor. Elektrik direğine tırmanıyor. Bağlantı ile uğraşıyor. Saat altı olmak üzere. Biz çocuklar direğin dibinden babamı izliyoruz. Birden babam Tarzan gibi bağırmaya başlıyor. Herhalde diyoruz, bağlantıyı yaptı, sevincinden bağırıyor. Sonra babam direkten aşağı son derece atletik bir şekilde kayarak iniyor. “Vay be, babama bak” diyorum. Kafamdaki Süpermen imajı ile örtüşen bir hareket. İndikten sonra giysilerindeki yırtıkları fark ediyorum. Kayarak inerken direğin basamaklarına takıldı herhalde diyorum. Babam ağır adımlarla eve doğru yürüyor. Annemden bir kahve rica ediyor. Sonradan öğreniyoruz ki, hatta elektriği o gün biraz erken vermişler. Hattaki akımı bilmiyorum ama birkaç bin volt olduğunu tahmin ediyorum. Babamın o gün nasıl kurtulduğunu hala bilmiyorum. Yaşayacak ömrü varmış, kısmeti evlatlarını büyütmek, torunlarını görmek imiş.

Aradan biraz zaman geçiyor. Artık evimize elektrik daha düzenli veriliyor. Evlere manyetolu telefonlar girmeye başlıyor. Santralı arayıp numarayı yazdırıp saatlerce beklediğiniz sistem. Bizde telefon yok. Telefon edileceği zaman amcamlara gidip yazdırıyoruz. Sahile birkaç ev daha yapılıyor. İstanbul’a 40 km mesafede olan bu sayfiye merkezine ulaşım pek kolay değil. Bizden başka her ailenin arabası var. Herhalde maddi olanakları en kısıtlı olan aile biziz. Babam ise otobüsle gidip geliyor. İlk başlarda otobüse binmek için bir kilometre yürümek gerekirken, evimizin önünden geçen yol Gürpınar’a bağlanınca, bazı otobüsler evin önünden geçmeye başlıyorlar. Bu babam için büyük bir kolaylık. Bizim de çok işimize yarıyor, çünkü tepede otobüsü görünce babamızın gelmek üzere olduğunun haberini alıyoruz. Bu neden mi önemli? Dönem Woodstock dönemi. Hippiler Sultanahmet’e geliyorlar. Almanca öğrendiğim için turistlerle ilk teması olanlardan birisiyim. Giyimlerine özeniyorum. Pazardan aldığım yerli malı kot pantolonun paçalarını kesip, iplikleri çekerek püskül yapıyor, sonra da deriden hazırladığım barış sembolünü, kalpleri, farklı renklerde deri parçalarını üzerine yapıştırıyorum. Gündüzleri bu hippi şortunu giyiyorum. Ama babam üzerimde görürse kızacağı için tepede otobüsü görünce eve koşup pantolon giyiyorum. Bu şortu hatıra olarak sakladım. Geçenlerde baktığımda fark ettim ki, barış sembolü yerine Mercedes sembolü yapmışım.

O dönemde babam Çarşıkapı’da babasından kalan dükkânda deri konfeksiyon işi yapıyor. Turistlerin bazıları para yerine eşya getirip değiş-tokuş yapıyorlar.  İlginç bir şey geldiğinde babam eve getiriyor. Bir gün eve iki kişilik bir şişme bot getiriyor. O dönemde böyle şeylere ulaşmak çok zor. Bizler için büyük bir nimet. İtina ile şişiriyoruz ve evin karşısındaki kumsala götürüyoruz. Yorulana kadar kürek çektikten sonra botu tekrar itina ile eve getiriyoruz. Bir seferinde arkadaşlarımızdan birisi bize takıldı ve botu çekiştirmeye başladı. Kardeşimle ben emanet bota zarar gelmesini istemediğimizden biraz huzursuz olup itiraz ettik. Başka bir arkadaş botu çekiştirenin yanına yanaşıp “dokunma, fakirin malı kıymetli olur” dedi. Bizim duymamızı isteyerek mi söyledi, yoksa gerçekten de bizi mi düşünmüştü bilemedim. Ama bu lafı unutamadım. Aslında fakir değildik ama sahildeki en dar gelirli aile idik. Tüm kıyafetlerim pazardan alınırdı. Ama bu bizi hiç rahatsız etmedi. Babama hep müteşekkir olduk. Bizler için elinden geleni yaptığını biliyorduk.

Babam Develi doğumlu idi. Kayseri’den çocuk yaşta ayrılmış olmasına rağmen şehrin ticaret kültürünü benimsemişti. Ben lisede öğrenci iken iki dil bildiğimden babam yazları deri konfeksiyon dükkanında çalışmamı istedi.  Sevgili Acar Baltaş’ın “İlk İşim” kitabında bu konuyu detaylıca anlattım. İşi pek sevdiğimi söyleyemem, fakat babamın beni ise götürmeye değer görmesi benim için önemli idi. Uzun otobüs yolculuklarında babam bana ticareti anlatmaya çalışırdı. Öğrenmesine öğrendim ama bana çekici gelmedi.  Aslında bu dönemin en önemli sonucu babamın işini devralmak istemediğime karar vermem ve derslerime dört elle sarılmam oldu. En keyifli anlar ise babamla öğle yemeği yediğimiz anlardı. Genellikle annem bize sefer tasında yemek koyardı, onu ısıtıp yerdik. Fakat bazen babam yarım kilo beyaz peynir, bir ekmek ve iki salkım üzüm alırdı ki bu benim için büyük bir ziyafetti. Geriye baktığımda, bu dönemin benim için en değerli kısmı babamla geçirmiş olduğum zamandı. Keşke işi de sevebilseydim ve babamla daha fazla birlikte çalışabilse idik.  Ama insan ancak gönülden inandığı şeyi satabiliyor ve ben deri ceketlere inanamadım. Babamın ise böyle bir lüksü yoktu. 6 kişilik bir ailenin geçimini sağlaması gerekiyordu ve bunun için ne gerekiyorsa hep yaptı.  Kilolarca deriyi otobüste sırtında taşıdığını bilirim. Hakkını ödeyemeyiz.

Erkek çocuklar için baba çok önemli bir rol modelidir. Babadan “aferin” alabilmek dünyanın en değerli şeyidir. Başarılı bir eğitim yaşamım olduğu söylenebilir. Ama karnemi babama götürüşüm benim için hep bir heyecan anı idi. O zaman notlar gerçek idi ve herkese her dersten 100 verilmiyor idi. Ortalamam genellikle 10 üzerinden 8 civarında olurdu ama babamın reaksiyonu hepsinden önemli idi. Acaba beğenecek mi? Acaba şu dersten keşke daha iyi yapmış olsaydın diyecek mi? Karneyi verip elini öperdik. Tek kaşını kaldırıp bakardı. Tahminim sonuçları beğenirdi ama fazla şımartmamak için çok da renk vermezdi. “Aferin oğlum, çalışmaya devam” derdi. Beğendi mi beğenmedi mi tam bilemezdim. Tahminim onun da istediği bu idi…  Her erkek çocuğun yaşamında bir babaya başkaldırış anı vardır. Benimki de lise sonda gerçekleşti. Para kazanmak için yapmak istediğim bir tercüme işini yapmamı istemedi. Ben de açtım ağzımı yumdum gözümü. Annemle olan ilişkisinden tutun, çocuklarına olan davranışına kadar birçok şeyi eleştirdim. Hiç unutmuyorum, babam bana hiçbir şey demedi. O anda onu hitabetim ile alt ettiğimi düşünmüştüm, ama şimdi bu başkaldırıyı beklediğini ve içten içe bağımsızlığımı kazanmak için mücadele etmeme sevindiğini düşünüyorum. Bu olaydan sonra bir süre eve gitmedim. Sonra üniversite sınavı dönemine girdik ve tekrar konuşmaya başladık. Babamın çok bilmiş oğlunun ileri geri konuşmalarını ne kadar olgunlukla karşılamış olduğunu düşünüyorum da kendisine saygım artıyor.

Üniversite dönemim süresince babamla pek ilişkim olmadı. Yurtta yaşıyor ve eve nadiren gidiyordum. Üçüncü sınıfta Almanya’da yaptığım staj sonrası ekonomik bağımsızlığa da kavuştum. Üniversite sonrası doktoraya Amerika’ya gidince uzun süreler görüşemedik. Fakat ilişkimiz yeni ve daha sağlıklı bir yere oturmuştu. Doktora sonrası yurt dışında bir süre çalışmaya karar vermeme babam hem üzülmüş hem de sevinmişti. O dönemde hem inşaat izni çıkması hem de ekonomik kaynaklarımızın gelişmesi sayesinde babam 1,5 katlı yazlık evimizi 4 kata çevirmeye karar verdi. 35 sene öncesinin şartlarında ve nispeten kısıtlı kaynaklar ile bu oldukça zorlu bir proje idi. Ama babamın hayali bir gün bu binada tüm çocukları ile yaşayabilmek idi. Babam bu projede hem zihnen hem bedenen çok yoruldu. Annem babamın geceleri yorgunluktan uyuyamadığını, uykusunda da inşaat işçileri ile konuştuğunu anlatırdı. Çok yoruldu ama ortaya güzel bir eser çıkardı. O inşaat iki yıl öncesine kadar ayakta kaldı ve tüm ailemiz için önemli bir kira geliri kaynağı oldu.

Kiracılardan yana babamın çok şanslı olduğunu söyleyemem. Bazı kiracıları çok iyi insanlar idiler ve onlarla uzun yıllar bozulmayan dostluklar kuruldu, bazıları ise babamın yumuşak yüzünden faydalandılar. Bu ilişkiler döneminde babamı daha yakından tanıma fırsatı buldum. Kirasını ödemeyen bir kiracısı vardı. Kanunen ikinci aydan sonra mahkemeye gidebilecek iken, babam kiracısının sözlerine güvenip bir sonraki ayı beklemeyi tercih etti. Sonra, bir sonraki ayı, sonra bir sonraki ayı… Bir yıldan fazla kira alamadıktan sonra mahkemeye gitmeye karar verdi, ama “tek başına yaşıyor gariban, biz de dışarı atarsak hali nice olur” diyerek vazgeçti. 18 ay sonra babamı nihayet dava açmaya ikna edebildik. Bu kiracı hakkında bir gün bile kötü söz söylemedi. Başka bir kiracısı gelip ona çok borcu olduğunu, tefecilerin eline düştüğünü ve her gün ciddi bir faiz ödediğini anlattı. Babam zaten faiz alıp vermezdi, bir tanıdığının faiz yükü altında ezilmesine göz yumamadı.  Bankadaki tüm altın hesabı birikimi ile onun borcunu ödemeyi teklif etti. Borcun aydan aya ödenmesini bekliyordu, fakat herhangi bir yazılı kayıt yoktu. Adam sadece bir ay ödeme yaptı… Sonra kardeşimin ısrarı ile babama olan borcunu bir kâğıda yazıp verdi. Ama bu kâğıdın hukuki bir değeri yoktu. Bu pişkin adam şu anda semtimizde bir bakkal dükkânı işletiyor, babamın cenazesini ilk görenlerden olduğu halde bize bir baş sağlığı bile dilemedi! Babamın bu adam hakkında bir defa bile kötü bir söz söylediğini duymadım. İnsanlara güvenirdi. Güvenini suistimal edeni ise Allaha havale ederdi, onunla ahirette görüşürüz derdi. (Az önce annemden aldığım bir habere göre, annem başsağlığına gelen bir akrabamıza eve götürmesi için dua için hazırlanan yemekten vermiş. Akrabamız da yemeği eve götürmek yerine eski kiracımız olan bakkala vermiş. Şu işe bakın ki babama büyük bir kazık atan adama babamın pilavını yemek de nasip oldu. Bu hayat çok ilginç…)

Yurt dışında bulunduğum süre içinde annemle babam ailemi defalarca ziyaret ettiler. Bu ziyaretlerde artık roller değişmişti. Ben ev sahibi idim, babam ise tanımadığı bir ülkede misafir idi. Birlikte Florida’da İchetuknee nehrinde lastik botla gezindik, Jai Alai izledik, arkadaşlar ile yemek ve sohbet paylaştık, Florida’dan New York’a kadar geze geze gittik. Bir gün kâğıt mendilin yarısını yırtıp kullandığında, “Baba tasarrufa gerek yok, hepsini kullanabilirsin” deme gafletinde bulundum. “Oğlum ben kesilen ağaçlara acıyorum” dedi. Gerçekten de tabiatı çok severdi. Büyükçekmece’deki evimizin ön bahçesindeki çim, nar ağacı, ligustrumlar ve güller ile arka bahçedeki sebzeler onun için yakın zamana kadar çok güzel bir uğraşı olmuştu. Sonra çocuklarım olunca Kanada yolculukları başladı. Torunlar babamı çok değiştirmişti. O az konuşan, sert mizaçlı, her an bağırmaya hazır adam gitmiş, yerine çocuklarla çocuk olan, onlarla yatıp onlarla kalkan, sürekli gülümseyen bir dede gelmişti. Kız kardeşimin her şeyine karışan Anadolu erkeği, torunlarına sonsuz müsamahası olan tonton bir dedeye dönüşmüştü. Torun sahibi olmanın ne demek olduğun ben hala bilemiyorum ama insanın yaşamında önemli bir dönüm noktası olmalı. Torunlar ile babaanne ve dedeyi bir araya getirmek ailemiz için önemli idi. Son 25 yılda her yıl en az bir defa ya Kanada’da ya da Türkiye’de görüşmelerini sağladık. Hem orada hem burada birlikte tatillere gittik. Kızlarım dedeleri ve babaanneleri ile çok anı biriktirdiler. Her ziyaretimde babam bana kızların nasıl olduğunu sorardı.

Birkaç yıl önce, babamın çocukları ile ayni evde oturma hayali gerçekleşmeye başladı. Erkek kardeşim dairelerden birisine taşındı. Kız kardeşim de başka bir daireye taşınmak üzere iken deprem testi yaptırmaya karar verdik. 60 küsur yıl önce yapılan bina maalesef depreme dayanıklı değildi. Kirişler ince idi, kullanılan demir nervürlü değildi, binada sağlam bir temel yoktu ve cephede çatlaklar oluşmaya başlamıştı. Bunun üzerine babam ve annem ile bir toplantı yaptık ve binanın kentsel dönüşüme girmesine karar verdik. Bu süreç babam için zihnen yorucu oldu. İnşaat süresince yakında bir yere taşınmaları gerekti. Yeni yerine alışmakta zorlandı. İnşaat da tahmin edilebileceği gibi öngörülenden uzun sürdü ve babamın demansı ilerlemeye başladı.  2022 Ekim ayında nihayet babam yeni evine geçebildi. Sonra, 7 ay bile olsa, 3 çocuğu ile aynı çatı altında yaşadı. Babamın kendi evine geri dönebilmesi benim için çok önemli idi ve bu gerçekleştiği için şükrediyorum. Babamla balkonda oturup kahve içtik. Tavla oynadık ve beni rahatça yendi. Son dönemde aldığımız tekerlekli sandalye ile evimizin önündeki yaya yolunda babamla defalarca gezintiye çıktık. Aramızdan ayrıldığı günden birkaç gün önce tatlıcıda çok sevdiği profiterol sipariş etti, ama sadece birkaç kaşık yiyebildi. Gerçekleştiremediğimiz bir şey kaldı: yazın babamla yeniden evimizin önünden denize girmek… Kısmet değilmiş.

Babam yıllar önce açık kalp ameliyatı geçirmiş, son yıllarda da stent takılmıştı. Prostat kanserini de yendi. Uzun yıllar sigara içmiş, sağlığına pek de dikkat etmemiş, çok stresli bir yaşamı olmuş birisi için epey sağlıklı sayılırdı. Fakat son dönemi pek de iç açıcı değildi. Artık çok zor yürüyor, konuşması zor anlaşılıyor, sürekli oturmaktan vücudunda yaralar oluşuyor, hafızası gidip geliyordu. Fakat bir defa bile şikâyet ettiğini duymadım.

  • Nasılsın baba?
  • İyiyim oğlum, çok şükür. Sen nasılsın?
  • Ben de iyiyim baba.
  • Bir yaramazlık yok inşallah.
  • Yok baba, her şey yolunda.
  • Oh çok şükür. Kızlar nasıl?
  • İyiler baba.
  • Oh, Allah iyilik versin.

Bu rutin bana zaman zaman itici gelirdi. Neden başka bir şey söylemiyor ki diye düşünürdüm. Benim veya kızlarımın kariyeri, seyahatlerimiz, ülke ekonomisi veya teknolojideki gelişmeler önemsiz miydi? Evet, o sadece benim bir derdim olup olmadığı ile ve kızlarım ilgili idi. Benim ve kızlarımın rahat ediyor olması ve mutlu bir yaşam sürmesi onun için yeterli idi. Ne işimi sorardı ne de kazancımı. Bana yüzeysel gelen duruluğu ile son döneminde bile babam bana önemli bir ders veriyordu: şikâyet etme, şükret. Umarım dersimi aldım.

Bu travmatik dönemden başka ne ders çıkardım? Keşke bu yazıyı babam sağ iken yazıp ona da okutsaydım. Eğer bu yazıyı başkaları ile paylaşmaya karar verirsem, onlara bir önerim olacak: anneniz, babanız sağ iken onların sizin için ne kadar önemli olduğunu, onları ne kadar çok sevdiğinizi her fırsatta dile getirin.

Babam benim için çok şey yaptı. Ben de son ana kadar rahat yaşaması için elimden geleni yaptım. Peki bundan sonra babam için ne yapabilirim? Sembolik ama, babamın sayesinde kavuştuğumuz apartmana “Mahir Apartmanı” levhasını asacağız. Bir ay sonra tapusunu aldıktan sonra 60 yaşını geçmiş aile mezarını elden geçirip, mermer döşetip, mezar taşına babamın adını ekleteceğiz. Artık Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı benim için acı-tatlı bir gün olacak. Her 19 Mayıs’ta annem ve kardeşlerimle babamın sevdiği bir şey yapacağız. Babam Sultanahmet Ticaret Lisesi ve Yüksek Ticaret mezunu idi. YetGen’de ticaret lisesi öğrencilerine özel bir kontenjan tanımlayacağım. Üniversitemin işletme bölümü öğrencilerinden birine orada çalıştığım sürece “Mahir Erkut” ihtiyaç bursu vereceğim. Geçmişte sunumlarımda babamdan bahsederken “Allah uzun ömürler versin” derdim, artık “Allah rahmet eylesin” diyeceğim. Kendisi ailesinden hiç kimsenin zor durumda kalmasına razı olmazdı. Ben de yaşadığım sürece babamın hatırasını yaşatacağım ve ailemizin her ferdine elimden geldiğince destek olmaya çalışacağım. Annem ile anı biriktirme konusunda daha çalışkan olacağım. Ama en önemlisi, şikâyet ve şükürde babam gibi olmaya çalışacağım. Bir de Fenerbahçe gol attığı zaman babam için sevineceğim.

Babacığımın doğum günü belli değildi. Bu yüzden nüfusta onun doğum günü olarak senenin tam ortası olan 1 Temmuz seçilmiş. Doğum yılı olarak da 1929 yazılmış, fakat annem ailesinin yaramaz olan babamı bir an önce okula verebilmek için iki yaş büyüttüklerini söylüyor. Yani aslında babam annemden sadece iki yaş büyük. Üniversitede tanışmışlar ve 12 Ocak 1957’de evlenmişler, ama kaderin cilvesine bakın ki Ankara’da aynı ilkokulda (iki sınıf ara ile) okumuşlar. Anacığım son nefesine kadar babamın yanında idi. Nüfus kağıdına göre 1 Temmuz 1929’da Develi’de doğan Hasan Hayri ve Vesile oğlu Mahir Erkut 19 Mayıs 2023’de Büyükçekmece’de aile evinde etrafında ailesi varken son nefesini verdi ve Edirnekapı aile mezarlığına defnedildi. Anılarımızda yaşayacak.

İlgili Yazılar

Mükemmel Fırtınanın Yıktığı Baraj

“Sistem Çaresiz, Eğitim Sizde” kitabımın ilk baskısının yayınlanmasından az sonra kitabın temel tezini güçlü bir şekilde destekleyen bir karar ile üniversiteye giriş sınavında barajlar kaldırıldı.

Devamını Oku »

1992’den iki Mektup

Alberta Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştığım dönemde (1985-2005) üç defa Boğaziçi Üniversitesi’nde ziyaretçi öğretim üyesi olarak bulundum.  İlk ziyaretimi 1992 yılında Doçent iken yaptım. Bu

Devamını Oku »

2023 THE Sıralamalarında Üniversitelerimiz

Times Higher Education’ın (THE) dünya üniversiteleri sıralamalarında ilk 200’e, 2015’te Türkiye’den 4 üniversite girmişti. Fakat daha önceki yazılarımı okuyanların bildiği gibi 2016’da THE sıralama metodunda

Devamını Oku »

2022 Üniversite Kontenjanları

Bu yazıda sadece lisans programlarına odaklanıyorum. Aşağıda son 5 yılın genel kontenjan sayılarını görüyorsunuz. Bu sayılara okul birincileri kontenjanları (2022 itibari ile toplam 12.000) dahil

Devamını Oku »

Bu Yazıyı Paylaş