Eğitim Söyleşiler

A’dan Z’ye Dergisi Röportajı

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz ?

İstanbul Lisesi mezunuyum. Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünü bitirdikten sonra Florida Üniversitesi’nde doktora yaptım. 20 sene Kanada’da öğretim üyeliği, sonrasında iki buçuk sene Bilkent Üniversitesi’nde İşletme Fakültesi dekanlığı görevinde bulundum. 2008 yılından beri Özyeğin Üniversitesi kurucu rektörü olarak görevdeyim.

Özyeğin Üniversitesi’nin kısaca eğitim geçmişinden bahsedebilir misiniz?

2008 yılında tek fakülte, yirmi öğretim görevlisi ve 200 öğrenci ile eğitim hayatına başladık. Her yıl ortalama bir fakülte ve 3-4 program ekleyerek, bugünkü dört fakülte, iki yüksekokul, 150 öğretim görevlisi ve 1,800 öğrenci kapasitesine ulaştık. Önümüzdeki beş yıl için altı fakülte, dört yüksekokul ve 6,000 öğrenci kapasitesine ulaşma hedefimiz var.

Üniversitenizde hangi bölümler var ve bölüm açarken dikkat ettiğiniz kriterler nelerdir?

Program açarken dikkat ettiğimiz belirli kriterlerimiz var. Birincisi, mezunlarımızın aranan olmasını ve kolay iş bulmasını, ve ilk günden fark yaratmasını istiyoruz. Dolayısıyla öncelikle mezunların arandığı alanlara giriyoruz. İkincisi, öğrencilerin taleplerine bakıyoruz ve talep ettiği alanlara giriyoruz. Mesela hukukun talep alanı yüksek alanlardan biri olması, hukuk fakültesi açma sebeplerimizden biri. Üçüncüsü, iyi bir fakülte kurup kuramayacağımıza bakıyoruz. Yeteri kadar öğretim görevlisi altyapısı Türkiye’de var mı? Mesela yeteri kadar kaliteli bir tasarım fakültesi oluşturabilir miyiz, bunun için gereken öğretim üyesi Türkiye’de mevcut mu diye epey bir düşündük. İşletme ve mühendislikte bu daha kolay ama daha farklı alanlara girdiğinizde zorlaşıyor. Yani kısacası bölüm açarken şunlara dikkat ediyoruz: Hem lise öğrencilerinin okumak istedikleri bir program olacak, hem mezunları kolay iş bulacak, hem de iyi bir eğitim kadrosunu kolaylıkla bulup kurabileceğiz.

İletişim fakültesi olduğu halde açmadığınızı biliyoruz. İletişim fakültesini açmama sebeplerinizden bahsedebilir misiniz?

İletişim fakültesi kanımca, mezunlarının iş bulabilme kriterinden kaybediyor. İletişim fakültesi değil belki ama tasarım fakültesinin altında bir ‘görsel iletişim’ programı açmayı düşünüyoruz. Bir program açma planı yaparken başlangıç noktamız genellikle ‘Kısıtlı kaynakları birbirleriyle rekabet eden projeler arasında nasıl dağıtabiliriz?’ sorusu oluyor. İşletme, mühendislik, hukuk, psikoloji mezunları kendi alanlarında çok rahat işi bulabiliyor, kendileriyle yabancılaşmadan mutlu bir kariyer seçimi yapabiliyorlar. Bu her alanda böyle değil. Mesela siyaset bilimi, matematik, felsefe gibi bazı alanlarda bariz bir kariyer patikası yok. Kısıtlı kaynakları hemen sonuç alacağımız ve mezunlarının iş bulabileceği alanlara yönlendirme yaklaşımımızın bir sonucu olarak fakülte ve program açmaya işletme, hukuk, mühendislik gibi bariz kariyer patikası olan alanlardan başladık. Ama 10-15 sene sonra burada hala felsefe, antropoloji, sosyoloji yoksa bu üniversite eksik kalmış demektir. Kanımca temel bilimler, sosyal bilimler ve sanat yanı güçlü olmayan bir üniversite, aslında bir yüksekokul ya da meslek okulu olabilir, üniversite olamaz. Profesyonel alanlara yönelmenin çok pragmatik bir sebebi var ama uzun zaman içersinde bütün bu parçaların tamamlanması gerekir.

Öğrencilerinizin ne kadarı burs almaktadır ve burs koşullarınız nelerdir?

Değişik türlerde burslarımız mevcut. Çalışma bursları, ihtiyaç bursları, spor bursları, ve başarı bursları var, ama en büyük burs grubumuz üniversiteye girişte ÖSS ile verilen burslar. İlk yıl sadece % 100 ve % 75’i açtık, çok az da % 50 bursu açtık. Zaman içerisinde üniversitenin adı duyuldukça % 25 ve burssuz kategorilerine de gireriz diye planladık. Nitekim dördüncü yılımızda giriyoruz, %25′ e geçen sene girdik ve burssuza da bu sene gireceğiz. Üniversite ilk açıldığında ortalama burs oranımız yüzde 80’di. Geçen sene bu oran yüzde 50’lere düştü. Önümüzdeki senelerde yüzde 40 ‘larda olabilir. Geçen sene hiç burssuz öğrenci almadık, herkes belli bir miktarda burs aldı. Geçen sene aldığımız öğrencilerin içinde çok yüksek sayıda %50 ve % 25 burslu öğrencimiz mevcut. Buradaki mantık, toplumun değişik kesimlerinden öğrenci alabilmek. Yani herkesi bedava okutamazsınız alternatifler ya bedava ya da 30 bin TL olmamalı. 7,500 de olsun, 15,000 de olsun. Türkiye’ye %75 burs kategorisini 2008’de biz getirdik. Bu bir kesim öğrenci için çok cazip bir burs. Yani memur çocuğu bile olsa ayda 500 liraya üniversite eğitimi alabiliyor. YÖK %75 burs kategorisini YÖK 2009’da kaldırdı, fakat bu sene tekrar geri getirdi. Bu sene 100 civarinda öğrenciyi %75 burslu olarak kabul edeceğiz.

Öğrenci alırken burslu-burssuzun yanına kismi burslari da koymak gerekiyor ve bunu yaptığınızda aslında toplam öğrenci kalitesini yükseltiyorsunuz. Örneğin burssuz öğrenci ilk 100,000’den, tam burslu 1,000’den geliyorsa, % 50 burslu ilk 10,000’den geliyor. Dolayısıyla toplam öğrenci kalitesini yükseltmiş oluyorsunuz. Bunun yanında başarı burslarının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye’deki öğrencilerde motivasyon çok düşük seviyede. Gelecek için bir plan ve yatırım yapma yok, umut yok. Videogame kuşağı olduğu için ödülden anlıyorlar. Dolayısıyla şimdi her burs kategorisinde öğrencilerin %20’sine başarı bursu uygulamasını başlattık. Bu uygulamaya göre tepedeki %5’e 750 TL, bir altına 600 TL, bir altına 450, bir altına da 300 TL nakit ödeme yapılıyor. Burslu öğrenciler de burssuz öğrenciler de bu başarı bursunu alabiliyor. Buraya öğrenci burssuz gelip burssuzlar arasında yani kendi katogorisi arasında en başarılı olursa, 8 ay boyunca 750 TL maaş alıyor. Böylelikle her kategoride rekabeti arttırabilmeyi ümit ediyoruz. Biz gerçek vakıf üniversitesiyiz ve hiçbir zaman kâr amacımız olmadı. Böyle bir kaygımız olmadığı için bu yüksek seviyedeki bursları sürdürülebilir kılacağımızı düşünüyorum.

Şehir dışından ve yurtdışından gelen öğrencileriniz için barınma ve beslenme olanaklarınızdan bahsedebilir misiniz?

Şu an 350 öğrenci kapasiteli bir yurdumuz var, 2012 Eylul’de ikincisi devreye girecek. Tavsiyemiz ve tercihimiz, ulaşım 15 dakikadan fazla sürecekse öğrencilerin yurtta kalması. Öğrencilere, ‘yurtta kalmak isteyen herkes yurtta kalacak’ diye bir taahütümüz var. Yurtlarımız karma; binanın bir yarısı kız bir yarısı erkek öğrenciler için. Alt katı yani sosyal alanların olduğu kısım TV odası, ve yemek alanı ortak kullanılıyor; yatakların bulunduğu odaların olduğu katlarda bir kanat erkek bir kanat kızlar için ayrılmış durumda. Yurtta yemek çıkıyor, sabah kahvaltısı ve akşam yemeği var, öğlen yemeği zaten kafeteryada mevcut.

Kampüsünüz ‘LEED’ sertifikalı, yani çevreci kampus olarak biliniyor. Bu süreçten biraz bahsedebilir misiniz?

Kampüsümüzü dünyanın her yerine kampus yapan ve kampus mimarisi alanında faaliyet gösteren Amerikalı bir mimari gruba (RMJM) yaptırdık. Master planını ve konsept tasarımını Amerikalılar yaptı, daha ince çizimlerde Türk mimarlık grubu ile çalışıldı. Zamanlar üstü, kültürler üstü, son derece kullanışlı bir kampus olsun dedik. Şu an Türkiye’de LEED sertifikası alacak olan ilk kampus. Şu ana kadar yaptığımız binaların hepsi sertifikalı olacak. Yağmur sularının toplanması, gri suların bahçe sulanmasında kullanılması planlandı. Binanın pozisyonlaması bile klima kullanımını en aza indirecek şekilde tasarlandı. Bölgedeki rüzgârlar ve güneşin yolu göz önüne alındı. Ayrıca yerel malzemeler kullanıldı.

Bunlara ek olarak otoparkı mümkün olduğu kadar ufak tutmaya çalıştık, çünkü öğrencilerin ve çalışanların arabayla gelmesini istemiyoruz. Kanunen 20 bin metrekarelik bir yerde 1000-1200 öğrenci ders alacaksa 200 araçtan aşağı otopark yapmanız yasak. Yani bizim kanunumuz çevreci değil. Biz, insanlar buraya otobüsle, metrobüsle gelsin istiyoruz. Ama otoparkı mecbur tutuyor kanun. Biz kampüsün içinde mümkün olan en az sayıda araç görmek istiyoruz. Kampüste araba kirliliği, görüntü kirliliği olmasın diye iki otoparkımızı da yeraltına yaptık. Daha çok bisikletle gidiş gelişi desteklemeye çalışacağız. Bunlara ek olarak yurtların önüne öğrencilerin organik tarım yapabileceği yerler koyduk; bir çocuk domates yetiştirmenin keyfini tadabilmeli.

Yeni bir projemiz daha var, ceviz ağacı yetiştirmeyi düşünüyoruz, hem yeşillik oluyor hem de düz yeşillik dikeceğinize ceviz ağacı dikiyorsunuz. Aynı zamanda ticari bir anlayış; ceviz ağacı 5 sene sonra meyve vermeye başlıyor. 160 yıl yaşıyor ve 10. yılından sonra senede 200 kilo ceviz veriyor. Kilosu 8 lira, yani bir ağaçtan 2 bin liraya yakın bir gelir elde ediyorsunuz. Burada nasıl olsa peyzaj alanımız var, süs çiçeği koyacağımıza ceviz koyarız; oradan alacağımız parayla öğrencilerimize burs veririz diye düşünüyoruz. Vakıf üniversitesi denildiğinde burada herkesin zengin olduğu düşünülüyor. Ama burada yemek alacak parası olmayan çocuklar var. Düzinelerce çocuğa ihtiyaç bursu veriyoruz; yani para almadığımız gibi, para vermezseniz aç yatacak çocuklarımız var. Kampüsün içinde değişik alanlarda yüze yakın öğrenci çalışıyor. Bazıları çalışmadan ihtiyaç bursu alıyor. Sonuç olarak ceviz projemiz tutarsa, öğrencilerimize sağlayacağımız burs olanaklarımızı daha da arttıracağız.

Öğrencilerinize sunduğunuz staj olanakları nelerdir?

Üniversite kurarken gördük ki mühendislikte staj zorunlu, işletmede zorunlu değil. Bu da sonuçta bir meslek ve öğrenci staj yapmadan bunu nasıl öğrenecek? Bu noktadan hareketle biz işletmede de stajı zorunlu yaptık. Öğrencinin sadece 3. sınıfta staj yapmasını da yeterli görmedik. Hüsnü Özyeğin’in bu konuda özel bir hassasiyeti var: öğrenciler yazın boş oturmayacaklar, ya yaz okuluna gelecekler, ya yurt dışı değişime gidecekler, ya staj yapacaklar. ‘4 ay tatil yok’ diyor. 4 ay tatil zaten gerçek hayatta olmayan bir şey. Bu nedenle biz de hazırlıktan itibaren öğrencilere staj olanağı sunuyoruz. Benim bildiğim bunu yapan tek üniversiteyiz. Hazırlığı, birinci, ikinci sınıfı bitiren öğrenci gönüllü staj yapabiliyor. ‘Gönüllü’den kastımız diploma programının parçası değil, ama öğrenciye sigorta yapılıyor ve öğrenci staj yaparken asgari ücret alıyor. Şimdiye kadar isteyen her öğrenci bu stajdan yaralanabildi. Çocuğa tezgâhtarlık yaptırıyorsunuz ve hayatı öğreniyor. Sabah işe geç giderse ne olacağını, müşteriye nasıl davranması gerektiğini öğreniyor. İlk defa kasanın önünden arkasına geçiyor, mal sayıyor, fiyatlandırıyor, fiyat kırıyor, pazarlık ediyor, zor müşterileri yatıştırmaya çalışıyor, malı değiştiriyor. Birdenbire dünyaya bakışı değişiyor. Aslında bu teori pratik olayı bile değil, bu hayat stajı. Çocuk ilk defa hayatında para kazanıyor, saatte 7 liranın ne kadar zor kazanıldığını, sorumluluk almayı öğreniyor. Mağaza açıp kapamaya başlıyor, ekonominin nasıl döndüğünü görmeye başlıyor. Bir bakıma yaparak, yaşayarak öğrenmiş oluyor. Bunun dışında 3. sınıfta da zorunlu stajımız var. Onu öğrenciler kendileri buluyor ama o zamana kadar biz onlara staj yaptırmış olduğumuz için bu konuda avantajlı oluyorlar. Sonuç olarak öğrencilerimiz ortalama 2-3 defa staj yapmış ve yurtdışında bir dönem geçirmiş olarak mezun oluyor, yani gerçekten nitelikli mezun veriyoruz.

Öğrencilerinize iş garantisi sunduğunuzdan bahsetmiştiniz. Bunu açabilir misiniz?

50’nin üzerinde şirketle sürekli işbirliği halindeyiz. Staj garantisi var, mülakat garantisi var, iş garantisi yok çünkü iş garantisi öğrenciyi tembelliğe iter. Stajı yaptığı yerde mülakatı alır. Mülakatta işi almak ise öğrenciye kalmiş. Üniversitelerin iş garantisi vermesi teoride yanlış olmasının yanında kanımca pratikte mümkün de değil. Garanti verdigini iddia eden varsa hemen kontrat istemek gerek.

Üniversitenizin iş birliği içinde bulunduğu proje ve ortaklar hakkında bilgi verebilir misiniz?

İşbirliği içinde bulunduğumuz ve projeler yürüttüğümüz birçok kurum var. Mesela şubat ayında dünyanın en büyük girişimcilik vakfı olan Kauffman Vakfı, Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Türkiye’de girişimcilik eğitiminde kendine ortak olarak bizi tercih etti. Vestel’e yöneticilik eğitimi ve mühendislerine yüksek lisans eğitimi veriyoruz, Yapı ve Kredi Bankası’nın şube müdürü adaylarına eğitim veriyoruz. Finans piyasalarinin birçok önemli aktörü ile (SPK, BDDK, MKK, Takasbank) işbirliği anlaşmalarımız var. Geçen ay Liderlik Enstitüsü’nü Deloitte Vakfı ile birlikte açtık. Şu anda Türkiye’de çalışan tek ‘iş hızlandırıcı’ Özyeğin Üniversitesi’nde, ‘kuluçka merkezi’ de deniyor bunlara.

Kuluçka Merkezi nedir? Bu konuyu biraz açabilir misiniz?

Bu merkezde yaptığımız 4 ile 6 ay içerisinde bir fikri şirkete dönüştürmek ve bunun için fikir sahibine gereken bütün desteği vermek. Öğrenciler Yıldız Teknik’ten, ODTÜ’den, İTÜ’den geliyorlar. Liseden gelen öğrenciler de var. Bu herkese açık, 40 yaşında insan da gelebilir lise mezunu da. Ayrım yapmıyoruz ve fikir kalitesine göre alıyoruz. Girişimcilik Merkezi’mizde bulunan Girişim Fabrikası’nın ayrı bir yönetim kurulu var ve iş fikri olanlar bu yönetim kuruluna çıkıp sunum yapıyorlar. Yönetim kurulunun seçtiği fikirleri içeriye alıyoruz. Şu anda 10 tane şirket var içerde. Şimdi onlar uçmak üzereler, bundan sonraki gurubu almaya çalışıyoruz. Kısacası fikrin ticari değeri varsa biz onu şirketleştirmek için gereken bütün desteği veriyoruz ve ücret istemiyoruz. Şirketin yüzde 5’ini istiyoruz, yani bir nevi uzun vadeli bir piyango bileti alıyoruz.

Deloitte Eğitim Vakfı ile birlikte başlattığınız Deloitte Liderlik Enstititüsü hakkında bilgi verebilir misiniz?

Bölgenin değişen ihtiyaçlarına cevap verebilecek, kriz yönetiminden anlayan, değişim yönetiminden anlayan liderler yetiştirmeye yönelik bir program bu. 2 tane yurtdışından dünya çapında öğretim görevlisinin Özyeğin Üniversitesi’ne getirilmesini kapsıyor, genelde 1, 2 ya da 3 günlük, ayda 1 -2 defa üst ve orta düzey yöneticilere eğitim veriliyor. Böylelikle artık Türkiye’de, Suriye’de, Irak ya da Rusya’da çalışan herhangi bir yöneticinin Harvard’a gitmesi gerekmiyor. Aynı kalitede eğitimi gelip bu entstitüden alabilir. Bunun yanında enstitü kongre, araştırma ve çalıştaylar da yapacak. 4 yıllık bir süresi var ve 4 yıl içinde kendi masraflarını karşılayacak hale geleceğini ümit ediyoruz. Kısacası bölgenin liderlik eğitiminde referans noktası olmak amacıyla, Deloitte Eğitim Vakfı ile birlikte yürüttüğümüz bir proje bu.

Gelecekte açmayı düşündüğünüz bölümler hakkında bilgi verebilir misiniz?

Pilotaj, gastronomi gibi direk mesleğe götüren, diğer üniversitelerin pek fazla girmediği alanlarda çok hevesli ve iddialıyız. Mesela gastronomiyi dünyanın sayılı aşçılık okullarından biri olan Le Cordon Bleu ile yapıyoruz. Şu anda 40 öğrencinin aynı anda ders alabileceği son derece kaliteli bir mutfak oditoryumu yaptırıyoruz. Bütün projelerimizle Türkiye’de istihdam sorununa katkıda bulunmaya çalışıyoruz. İstihdam sorununu devlet veya büyük şirketlerin çözmesini beklemek yanlış olur. Bu sorunu yeni girişimlerin çözebileceğini düşünüyorum. Bir üniversitenin bununla ilgilenmemesi, gerçeklerden kopuk olduğunu gösterir.

Üniversite olarak araştırma çalışmalarına ne ölçüde destek veriyorsunuz?

Burada 2 değişik kanaldan bahsetmek lazım: Öğretim görevlilerinin araştırmalarının parçası olan öğrenciler ki bizim lisans öğrencilerimizin böyle bir şansı var. Mühendislikte öğretim üyelerimizin hemen hepsi yurt dışındaki araştırma kurumlarından geldiler ve hepsinin aktif araştırma programları var. Avrupa birliği 7. Çevre programında Türkiye’ye kişi başına en çok fon getiren üniversite biziz. 8-10 milyon civarında bir bütçeden bahsediyorum. Yüksek lisans ve doktora programlarımız yeni başladığından araştırmalarda lisans öğrencilerinin de görev alma şansı var. Ayrıca kendinin bir fikri olan ve bunu şirketleştirmeye çalışan öğrenciler için de kuluçka merkezimiz var. Yani akademik araştırma tarafından da ticarileştirme tarafından da gitmek isteyen öğrencilerin önü açık. Bizim ayrıca çok aktif bir finans merkezimiz de var. Önemli olan çocuğun insiyatif göstermesi ve elini taşın altına koyması. Gelip çalışsın, memlekete çalışacak adam lazım. Yan gelip yatarak yaşamak isteyen çok insan var. Biz bu anlayışı da kırmak istiyoruz.

Sosyal sorumluluk projelerinizden bahsedebilir misiniz?

Üniversitemizin sosyal sorumluluk kulübü var ve orada değişik projeler üretiliyor. Ama benim için daha makbul olan sosyal girişimcilik yani sosyal sorumluluk projelerinin sürdürülebilir kılınması. Her insanın içinde yardım etme dürtüsü var ve herkes birine yardım edince mutlu oluyor. Ama onu sürekli kılamadığınız sürece etkisi kısıtlı kalıyor. Mesela Hüsnü Özyeğin Vakfı’nın Kavar bölgesinde yürüttüğü bir kırsal kalkınma projemiz var. Bu projede biz 3 yıl sonra o bölgeden çıkıyoruz ve biz çıktıktan sonra da o bölgenin kendi kendine dönebilmesini hedefliyoruz. Dolayısıyla işe onun için gereken altyapıyı kurmakla başlıyoruz. Sosyal girişimcilik ile sosyal sorumluluk arasındaki fark bu. Bir proje yapıyorsun, ortaya para da koyuyorsun. Bir süre sonra oradan çıkıyorsun ama proje kendi kendine dönmeye devam ediyor. Buna benzer projeleri burada öğrencilerimizle üretiyoruz.

Sosyal girişimcilik dersimiz de var, onun saha projesinde öğrencilerimiz geçen sene Bitlis’e gittiler ve bir köy okuluna kütüphane yaptılar. Bir festival düzenlediler. Oradan buraya öğrenci getirme projeleri var. Ayrıca bu tür projelerin, bu vesile ile oraya giden öğrencilerimiz için de çok faydalı olduğuna inanıyorum. Benim düşüncem, her öğrencinin bir kere Doğuya bir kere Avrupa’ya gitmesi lazım. Ufkun iki tarafa doğru da genişletilmesi lazım. İstanbul’lu olmakla Türkiyeli olmuyorsun. Bırakın doğuyu, Sultanbeyli’ye gidiyorsunuz, tamamen değişik bir ortam görüyorsunuz. Öğrencilerin bazıları Türkiye’yi Etiler, Bebek zannediyor. Onlara Türkiye’nin farklı tarafları ve farklı renkleri olduğunu göstermek lazım.

Uluslar arası yatırım bankası GoldmanSachs ile hayata geçirdiğiniz ”10.000 Kadın Girişimci” programınızdan bahsedebilir misiniz?

Bu programın ikinci yılındayız ve yılda 120 kadın 150 saatlik bir eğitim alıyor. Üç ay süren bir eğitim. Genellikle üniversite mezunu ama işletme, ekonomi okumamış, işini kurmuş ama işi yönetme konusunda bilgiye ihtiyacı olan kadınları seçiyoruz. Yani bir şekilde tesadüfen iş açmış, eşinden iş devralmış, ya da arkadaşıyla iş kurmuş ama çok da kârlı değil ve nasıl büyüteceğini bilmiyor. Muhasebe bilmiyor, finanstan, pazarlamadan anlamıyor. Yani bir iş başlatmış ama nasıl devam ettireceğini bilemiyor. Programa seçilen ideal kadın profili bu. Ülkeye bakıyorsunuz 1 milyon 200 bin girişimci var, sadece 80 bini kadın. Bu rakam komik bir rakam. Biz demek ki bir bacağını kullanmadan koşmaya çalışan bir atlet durumundayız. Yani kadınların daha az yetenekli olduğunu mu düşünüyor bu ülke? Bizim gördüğümüz hepsi de tuttuğunu koparan, işi takip eden, özgüveni yüksek ve son derece yetenekli kadınlar. Dolayısıyla kadın girişimcilerin özellikle desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Goldman Sachs bu eğitimin ücretinin önemli bir kısmını karşılıyor. Biz bu hizmeti hoca desteği vererek Türk kadınına ulaştırıyoruz ve bu bizim için bir gurur kaynağı. Eğitimin bir diğer güzel tarafı da 3 ay sonra bitmemesi. Bu kadınlar bir yıl boyunca takip ediliyor ve bunlara danışmanlık ve mentörlük hizmeti bire bir devam ediyor. İstihdam artışına bakıyoruz; ne noktada aldık ve şimdi ne noktadalar? Sonuçlar gerçekten göğüs kabartıcı. Goldman o kadar memnun kaldı ki, dünya kongresinde Özyeğin Üniversitesi’ni iki yıl üst üste ‘Best Practice’ yani en iyi uygulama örneği olarak gösterdi. Bu da bizim için ayrı bir gurur.

Önümüzdeki dönem için hedeflerinizden bahsedebilir misiniz?

İlk kurulduğumuz sene üniversite olarak Türkiye’de her alanda ilk beşi, dünyada ilk 200’ü hedefliyoruz dedik. Bütün açtığımız alanlarda en iyi olmak gibi bir hedefimiz var. Gastronomi, pilot eğitimi, endüstriyel ürünler tasarımı gibi alanlarda program açma planlarımız var. Açtığımız bütün programlarda kaliteli eğitim ve dolayısıyla ‘kaliteli ve donanımlı mezun’ vermeyi hedefliyoruz.

Öğrencilere neden burayı tercih etmeliler? Öğrencilere çağrınız ….

Öğrencilerin en çok hoşuna giden burslar ve staj. Ama yaratıcı kişilikleriyle yeniden temasa geçmek ve fikirlerini özgürce konuşabilecekleri bir ortamda bulunmak istiyorlarsa, Özyeğin Üniversitesi’ni düşünmelerini öneriyorum. Öğretim görevlilerimizin dünya çapında olduğu tartışılmaz. Bir çok alanda uluslararası hedeflerimiz var. Böyle bir üniversitede okumak isterlerse Özyeğin Üniversitesi’ni tercih edebilirler.

Yazar Hakkında

Erhan Erkut

Bir Yorum Yazın