Eğitim

Öğretmenlikte Bilgi Teknolojilerinin Kullanımı

Türkiye Özel Okullar Birliği Derneği’nin “Digital Çağda Eğitimde Fırsatlar ve Sorumluluklarımız” temasıyla 26-28 Ocak 2012 tarihlerinde Çeşme Sheraton Otel’de gerçekleştirdiği sempozyumda yaptığım konuşmaya bu haberin devamında ulaşabilirsiniz.

Öğretmenlikte Bilgi Teknolojilerinin Kullanımı

Ben burada rektör olarak değil öğretmen olarak bulunuyorum. Sizinle öğretmen öğretmene konuşacağız. Ders verirken hangi teknolojileri kullanıyorum? Ben üniversitede 300-400 kişilik sınıflara iki tane ders veriyorum. Teknolojileri neden kullanıyorum? Bunların ne türlü etkileri var? Nasıl zorluklarla karşılaşıyorum ve nasıl bunların üstesinden gelebiliriz? Size biraz bunlardan bahsedeceğim.

18 bin yıl önce sınıf teknolojileri böyleydi (1.resim), mağara duvarı, 18 bin yıl önce eğitim teknolojileri bu durumda. Aradan 18 bin yıl geçiyor, şimdi 17.900 yıl boyunca ilerlemeyi size resmediyorum (2.resim).

17.900 yıl boyuncaki teknolojik ilerleme silgi, yazdığımızı silebiliyoruz, önemli. Mağara duvarı yetişmiyor yoksa. Biraz karikatürüze ederek şunu anlatmaya çalışıyorum, bu iş 18 bin yıldan bu yana yapılıyor ama son 100 yılda oyun tamamen değişti. Biraz önce teknolojinin hızlı gelişiminden Bakanımız da bahsetti. 17.900 yılda olanın bir milyon misli gelişme oldu belki son 100 yılda. Aslında bir yandan çok şanslıyız. Bir yandan gelişmenin ürünlerinden faydalanma fırsatlarımız var, bir yandan da bize çok büyük bir yükümlülük ve sorumluluk veriyor. Bundan 200 yıl önce öğretmen olsaydınız dönüp dönüp aynı şeyi okutabilirdiniz, ama bugün artık öyle değil. Abartmak olacak ama neredeyse hergün yeni bir şey öğrenmemiz gerekiyor, oturduğumuz yerde duramayız.

Dolayısıyla ben FATİH Projesinden son derece heyecanlıyım. Dünyada ilk defa bu boyutta yapılan bir proje. Bakanımız bize çok güzel 4 tane öge verdi, akıllı tahtalar, geniş bantlı internet, tabletler ve e-içerik dedi. 5. ögeyi ben eklemek istiyorum; öğretmenler. Şu anda FATİH Projesini hayata geçirebilen öğretmen kapasitemiz var mı? Ben bundan biraz kaygılıyım. Fatih Sultan Mehmet çok büyük bir şey yaptı, teknolojiyi kullandı. Macaristan’dan topçu getirdi. O topları kullanmayı bilen topçular aldı. Ulubatlı Hasan’larımız var ama dökülen topları kullanacak topçularımız var mı? Ben bunu soru olarak ortaya koymak istiyorum. Çünkü teknoloji bizi, kullanmayı bilenin elinde bir yerlere götürür. Yoksa “Bende bu da var” şeklinde bir gösterişin parçası haline gelir.

Ben çok şanslı hissediyorum kendimi, “Çizginin Dışındakiler” kitabını okuyan var mı? 1955 yılında doğanların teknolojide neden bu kadar önde olduğunu anlatıyor. Çünkü bilgisayar o dönemlerde keşfedildi. Ben de kendimi bu kuşağın parçası gibi görüyorum. Benim doğum tarihim öyle bir yere denk geldi ki ben bunların hepsini gördüm. Tebeşir ve silgiyle başladık ilkokulda, 1972-1973 yılında ortaokulda projektörü gördüm. Ondan sonra başarısız bazı teknolojik deneyimler oldu. Radyoyla, TV ile, ses bandı ve videoyla eğitim. Ya da kısıtlı başarılı diyelim. Bu arada benim öğretim üyeliği kariyerim nereye denk geliyor? 1985’e kadar ben üniversitede tebeşir ve yeşil tahta kullandım. 1986-1994 arası çok az şey değişti. Sadece tepegöz kullandık, elimizde bir tane de laser pointer vardı. 1995 yılında bir devrim oldu, çok ilginç bir tarih 1995, ne oldu 1995’te? Birincisi benim öğretmenliğimi öğrenciler tolere ediyorlardı. 5 üzerinden 3.2, fena değilsin diyorlardı ve öğrenciler dersimi bitirdikleri için memnundu. Bunun ne anlama geldiğini biliyorsunuz değil mi? Tamam bitti, hadi gidelim. Bu beni çok etkiledi. Verdiğim ders çok önemli bir ders, bana çok büyük bir heyecan veriyor ama ben öğrencilerime bu heyecanı neden aktaramıyorum? Demek ki hata bende diye düşünmeye başladım; hatayı öğrencilere bulmak çok kolay. O dönemde profesör oldum, profesör olunca daha az başkalarının istediği şeyleri yapmak zorundasınız. Kendi istediğiniz şeyleri daha fazla yapabiliyorsunuz.

1995 yılında bir de web denilen şey çıktı ortaya. 1994 yılında hiç unutmuyorum Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrencileri bir laboratuvara götürüp interneti gösterdiğimde gözleri büyümüştü çocukların. Sonra Excel’i keşfettim. Excel hep vardı ama yeterli bir seviyeye gelmemişti. Renkli diz üstü bilgisayarlar ve projeksiyon paneller çıktı. Kocamandı, hatırlar mısınız? Masanın üzerine koyardınız. Bunlar çok ilginç bir potaniyel oluşturdu diye düşündüm ve ben dersin bu şekilde devam etmesini istemiyorum dedim. Bölüm başkanına gittim, farklı bir şey yapacağım dedim. Yapacaklarımı anlattım, bu çalışmazsa ben bu işi bırakacağım dedim. Gereken kaynakları verdi ve ondan sonra biz bu dersi yeni baştan kurguladık. 60 kişilik sınıfları topladık 300 kişilik büyük bir sınıf yaptık. Malzemenin tamamen problemlerden, gerçek hayattan gelmesini sağladık. Yani teori anlatıp, teori ile pratiği birleştirmeye çalışmadık, pratikten başladık doğrudan. Böyle bir problem var nasıl çözersin diye gerçek hayat hikayelerini sınıfa getirdik. Ders tamamen interaktif gitti. Öğrencilerle konuşarak ders yapmaya başladık ve interaktivitenin yanında multimodalite girdi derse bu internet ve Excel sayesinde. Yıl 1995, yani 17 yıl önce.

Excellin bize getirdiği avantajlar: sınıfın içinde modelleme yapabiliyorum. Yani bitmiş modeli göstermiyorum, çocukla beraber problem çözüyorum. Optimizasyon, simulasyon yapabiliyorum. Yani eskiden çok sofistike olduğu sanılan şeyleri lisans öğrencileri ile birlikte sınıfta yapabiliyorum. Bunun yanına bir de laboratuvar ekledik ki öğrenciler bunu yaparak öğrensinler. Pasif öğrenme diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Bir tek öğrenme vardır, aktif öğrenme. Kafan aktif değilse öğrenmiyorsun demektir. Beni dinleyerek öğrenemezsin, beyninin çalışıyor olması lazım. Bunu sağlamanın yeri de laboratuvar ve oradaki asistanlar. Bunun yanında da teknolojiyi biraz uçarak kullanmaya başladık. Yani ne varsa, elimize ne geçirebiliyorsak bunu nasıl dersi daha faydalı hale getirebilmek için kullanırız diye düşündük. Her önümüze gelen şeyi uygulamadık ama çoğunu uyguladık. Bir de bunu sizler biliyorsunuz ama eğitimin eğlenceli olması lazım. Öğrenciler sıkıldığı anda kaybettiniz. Teknoloji bana bütün bunları yapmama izin verdi. Eğitimi hem interaktif, hem multimodal, hem eğlenceli yaptım, hem de gerçek hayatı sınıfa getirebildim.

Ben burada uzman olarak konuşmuyorum. Uzman değilim, ben eğitim fakültesi öğretim üyesi de değilim. Ben bir kullanıcıyım. Bu konuda kendimi sadece ve sadece delicesine deneyim yapan, birşeyler kullanan bir kullanıcı olarak görüyorum. Şansım yaver gitti birçoğu denk geldi. Biraz da iyi insanlarla çalıştık, iyi teknolojileri kullandık ve başarılı olduk.

Şimdi biraz ders nedir ondan bahsetmek istiyorum. Çünkü çok fazla sayıda yanlış ders izliyorum. Artık dayanamıyorum ben bunlara ama izliyorum hala. Üniversite veya lise fark etmez. Dersteki kitle buradaki gibi bir kitle değil. Bakın bu konuşma ile ders tamamen diametrik iki uçta. Burada siz ilgilisiniz, yetişkinsiniz, bu sizin mesleğiniz, ve dört kulak dinliyorsunuz. Derste böyle değil. Genç bir adam veya kadın var karşınızda, motivasyonu düşük, tek tip değil, geriden geleni var, aklı başka yerde olanı var, çok akıllısı var ve bazıları alaycı ve küçümseyen. Yani bu hoca da pek bir şey bilmiyor, bu da kimmiş falan…böyle takılıyor. Böyle bir grupla karşı karşıyasınız. Buradaki hedef düzende değil iletişimde. Bir hocanın yapabileceğini en yanlış şey bilgi transferi. İnformasyon transferi yapıyorsanız herhangi bir kitabın yapabileceği şeyi yapıyorsunuz. Yapmamız gereken öğrenciyi heveslendirmek, öğrencinin içindeki o aşkı doğurmak, merak ettirtmek ve kendi kendisine öğrenmeyi sağlamaya çalışmak. Bazı okullardaki eğitimleri görüyorum, emin olun dershaneden hiçbir farkı kalmamış, çoktan seçmeli problem çözüyorlar öğrencilerle. Gözlerime inanamadım bir de bunu teknolojiyle yapıyorlar. Çocukların ellerinde tabletler var; bakın tabletin ne kadar yanlış bir kullanımı. Ekranda çoktan seçmeli problem var, hoca bunun çözümünü tabletten anlatıyor. Ne o teknolojiyi kullandık. Bu şekilde teknolojiyi yanlış kullanıyorsunuz. Bütün yaptığınız çoktan seçmeliyi öğretmekse o teknolojiye ihtiyacınız yok sizin. Düşünmek lazım bu teknoloji ile neler yapabilirim diye. Bir ders aslında benim için bir performans. Buna katılmıyorsanız ya hiç ders almadınız ya da performans ne demek bilmiyorsunuz. Biraz keskin konuşuyorum çünkü birşeyler anlatmak ders değil, monolog. İlkokulda, ortaokulda, lisede, üniversitede böyle birşeyin yeri yok. Monolog değil öğrenciyle gerçek zamanlı, onları beraber düşündürerek, işin içine katarak ne yapabildiğiniz önemli.

Benim kızlarımın gittiği okulda bırakın sınıfı, sıra yok, yerlerde oturuyorlar ve ders planı yok, proje yapıyorlar. İlkokulda düzinelerce proje yapmış durumdalar. Bütün ağaçları tanıyorlar, internetten bakıyorlar hangi yaprak hangi ağacın; kendileri çıkarıyorlar projeyi ve sonra bunu sunuyorlar. Üniversite öğrencimiz ne grup projesi yapmış, ne sunum tekniklerinden anlıyor, ne beraber çalışmayı biliyor. Bu adamla Kanada’da eğitim alanlar nasıl yarışabilir? Çok doğru bir noktaya değindi Sayın Bakan. Biz öğrencilerimizin elini kolunu, ayağını bağlıyoruz, sonra da “yarış, koş bakalım” diyoruz. Bu noktaları aşmak mümkün, teknoloji bize konuda büyük fırsatlar veriyor. Buradaki hedef yavaş öğrenmek, “slow learning.” Yavaş öğrenmek çok önemli.

Eminim eğitim fakültelerinde bu konu anlatılıyor. 60 dakikalık bir dersi konuşararak geçirmememiz gerekiyor. Aslında ders bir etkinlikler zinciridir, yapılması gereken bir dersin modüle edilmesi. Algı yükünün, bilişsel yükün modüle edilmesi gerekiyor ders sırasında. Teknolojiye bunu bağlayacağım ama bu çok önemli bir öğretmenlik kuralı. Bunu bilmiyorsanız öğretmen değilsiniz. Ben bunu tesadüfen öğrendim, çeşitlilik çok önemli; öğretmenin altın kuralı. Çeşitlilikten ne kastediyorum? Önce 12 dakika ders anlatıyorsunuz, 12 dakikayı geçince öğrenciler dalmaya başladığında bir hikaye anlatıyorsunuz. Ondan sonra bir özet yapıyorsunuz. Sonra internette o konuyla ilgili bir araştırma yaptırıyorsunuz, öğrenciye nefes alma zamanı veriyorsunuz. Sonra soru-cevap, ardından tekrar içerik anlatıyorsunuz. Sonunda bir müzik çalıyorsunuz. Bunu ilk yaptığımda Kanadalı’lar “sen delisin” dediler. Ben bunları tesadüfen yaptım, sonra öğrendim ki bu zaten doğruymuş. En kötü eğitim biçimi bütün dünyada uygulanan eğitim biçimi yani 50 dakika ders, 10 dakika mola, ondan sonra tekrar ders. Öğrencinin öğrendiğini hatırlayabilmesi için beynin yavaşlamaya ihtiyacı var, ideali uyumak. Optimal eğitim dizayn etmek istiyorsanız çocuğa 1 saat eğitim verdikten sonra 1 saat uyutmanız lazım. Dolayısıyla uyutmayı sınıfın içine almamız gerekiyor. “Haydi şimdi uyuyoruz çocuklar” yerine Mozart’ın sonatını koyup öğrencilere dinletiyorum. O arada beyin çalışıyor, tekrarlıyor; beyin boş durmuyor.

• Ders anlatımı (12 dk)

• Bir anekdot (2 dk)

• Önemli noktaları tekrarlamak (3 dak)

• Internette arama (1 dk)

• Soru & Cevap (6 dk)

• Ders anlatımı(16 dk)

• Müzik (2 dk)

Şu anda benim en çok ilgi duyduğum konu insanlar nasıl öğrenir? Yükü modüle etmen gerekiyor diyorlar. Sınıfta vaka tartışması yapabilirsiniz, bir vakayı tiyatro olarak öğrencilere nakledebilirsiniz, video gösterebilirsiniz, interaktif öğrenme modülüne geçebilirsiniz, bilgisayar simulasyonu yapabilirsiniz, el kaldırın diyebilirsiniz. Çok etkin bir yöntem, “yanındakiyle 2 dakika konuş, sorunun cevabını bul” diyebilirsiniz. Bütün bunlar dersin monotonluğunu azaltıcı öğeler.

1995-2005 arasında dersi yeniden kurgularken teknolojiyi nasıl kullandım bundan bahsedeyim size.

Sınıfta; Excel, PowerPoint, İnternet ve Oyunlar

Laboratuarlarda; Uygulamalı öğretim, Dosya transferleri ve Sınavlar

Evde ise; Dosya indirmeleri, Konferans, E-posta ve Dijital Video vardı.

Bakın burada değişik ögeler var. Burada hem edilgen öğrenim, hem etkin ve aktif öğrenim, hem de destekli ve dağıtık öğrenim var.

Neden Excel kullanıyorsun derseniz, benim konum için Excel en mükemmel araç. Teoriden çok pratikten anlıyor çocuk. Şu anda Excel kullanmıyorum diyen bir işletme tanımıyorum ben. 200 milyon kopya var ortalıkta. O zaman biz bunu nasıl eğitimde kullanmayız? Nasıl bir ihanettir bunu kullanmadan öğrencileri piyasa salmak? İşletme ve mühendislik öğrencilerinden bahsediyorum. Felsefe okuyorsanız Excel ile ilginiz olmayacaktır, onların başka bir aracı olacak tabiii. Öğrenci birseyler yapabildiğini, cözebildiğini görünce nasıl uçuyor size anlatamam. Öğrencinin nasıl güçlendiğini gördüğünüz zaman doğru meslekte olduğunuzu anlıyorsunuz. Ben demek ki birşeyleri doğru yaptım diyorsunuz.

Neden Excel?

• Modelleme yere iner

• Cebirsel perde kalkar

• Güçlü “olsa olsa” (what-if) veya senaryo analizi

• Analiz, eniyileme, benzetişim, karar destek…

• Görsellik/animasyon

• Öğrenciye güç vermek (empower)

• 200 milyon kullanıcı

• Her ofiste bir kopya

Exceli nasıl kullandığıma dair bir örnek vermek istiyorum. Şu gördüğünüz örnek benim için bir derstir, ben 50 dakikayı buna harcarım. Gördüğünüz Türkiye’deki en kalabalık 34 il. Türkiye’nin en kalabalık 34 iline hizmet verecek bir depo kuracağız? Bu depoyu nereye kuralım ki ulaşım maliyetleri en az olsun? 10 dakika tartışıyorsunuz. İstanbul, İzmir, Kayseri diyenler oluyor, problemi düşünmeye başlıyorlar. Kafalarının tıkır tıkır çalışmaya başladığını görüyorsunuz. Sonra ne tür bilgiler lazım bunun için diyorsunuz. Yine 5-10 dakika tartışma, nüfus bilgileri, mesafe bilgileri lazım, internete giriyorsunuz, enlem, boylam, nüfus bilgilerini indiriyorsunuz. Ondan sonra cebirsel modelinizi kuruyorsunuz. Modelde bir tane depo merkezi var, o depo merkezinin enlemi, boylamı belli, onunla olan mesafeler Excel formülüyle belirleniyor, burada da bir 10 dakika zaman harcıyorsunuz. Neden bu formülü kullanıyoruz da en kısa mesafe formülünü kullanmıyoruz, iki şehir arasında en kısa yoldan gidebilir mi, gidilemez mi diye öğrenciyi düşünmeye teşvik ediyorsunuz. Bütün bunları yaptıktan sonra enlemi ve boylamı değiştirerek toplam maliyeti en aza indirmeye çalışıyorsunuz. İşlemden biraz anlıyorsanız bunu bir grafiğe döküyorsunuz ve en kalabalık 34 il için eğer depoyu İzmir Çeşme’ye koyarsak maliyetimizin ne olduğu ortaya çıkıyor. Öğrenciye iki boyutlu optimizasyon yaptırıyoruz. Deponun yerini değiştirerek maliyeti aşağıya çekebiliyoruz. Birinci sınıf öğrencisine bunu öğretebiliyorsunuz ve öğrenci bunu 1 saatte yapabiliyor. Sonra bunu danışmanlık hizmetlerinde kullanıyorlar. Öğrenci tam anlamıyla iş bulabilir hale geliyor birinci sınıfta aldığı bir Excel ile modelleme dersi yüzünden. Bu teknoloji sayesinde oluyor. Ben 1 saat harcıyorum buna, eski kafalı eğitmenler “Buna 1 saat harcanır mı? Biz 1 saatte 4 tane örnek çözüyoruz” diyor. Tamam 4 örnek çözüyorsunuz ama 4’te 0 mı, yoksa 1’de 1 mi makbul? 4 tane örnek çözüyorsun, hiçbiri çocuğun kafasında kalmıyor. Çocuk örnekleri ezberleyip sınava girmeye çalışıyor. Ama bunu anlatıktan sonra aynı problemi Libya’da çöz dediğimiz zaman çözebiliyor. Çünkü ne yaptığını biliyor, anlıyor, farkında.

Excel değil tabi tek konu, bir de çok kapsamlı bir Internet sitesi var. Biz 1995 yılında web işine girdiğimizde üniversitenin ilk web sayfasıydı ve 1000 tane ziyaretçimiz vardı. Biz çok mutlu olmuştuk, 1000 ziyaretçi, 1995 yılı. 2003 yılında 116 bin ziyaretçiydi. Daha da önemlisi 2003 yılından bahsediyorum–günde öğrenci başına 2.7 ziyaret. Yani sabah kalktığında girip bakıyor, öğlen bir daha, akşam bir daha girip bakıyor. Hedefim de benim bu zaten. Öğrenciyi yakaladım ben artık, öğrenci benim. Öğrenciye istediğim malzemeyi, istediğim süratte verebiliyorum. Neden? Çünkü bütün içerik webde. Webe girmeden hiçbir şey yapamıyor. Notlarını öğrenemiyor, ders saatlerini görmüyor, ödevleri indiremiyor. Öğrenci sana ulaşmak istiyorsa ne yapacak? 1,000 civarında e-posta cevaplıyorduk bir dönemde. “Course conference” diye bir sistemimiz vardı, öğrenciler birbirlerinin yazdığı yazıları görebiliyorlardı. Teknoloji zaman kazandırmaz, daha fazla zaman harcarsın ama daha fazla öğrenciye daha etkin bir şekilde ulaşırsın. 2.600 tane mesaj var sistemde. Bunun belki 100 tanesini ben yazdım, geri kalanların hepsini öğrenciler yazdı. Fakat burada bir kuralımız vardı. % 90’ına 4 saat içinde cevap veriyorduk. Teknoloji ile uğraşıyorsanız hakkını vermeniz gerekiyor. Öğrenci soruyu oraya yazacak, sen 3 gün cevap vermeyeceksin, böyle bir şey yok.

Başka bir şey daha yaptık, dijital video çekmek. Yıl 2003. 10 yıl önce dijital video çekeceğiz ve biz bu videoları Internet üzerinden yayınlayacağız. O eski hocalarımız “Bunu yaparsan öğrenciler derse gelmez” dediler. Ben öğrencileri derse getirebileceğimi düşünüyordum. Denedik, derse devam % 80-90 arasında değişirdi. Videolar çekilmeye başladıktan sonra derse devam azalmadı. Türkiye’de bu nasıl olur bilmiyorum, Türkiye’de denemedim ama Kanada’da devam azalmadı. Kimler kullandı biliyor musunuz? Çinliler kullandı, yani dersi anlamayan öğrenciler ya da biraz daha fazla ihtiyacı olan öğrenciler. Bana gelmeye çekinen öğrenciler açıp bir daha seyrediyor. Ona bu teknolojik fırsatı verelim biz. Burada bütün yapmanız gereken video sunucusu. Dijital video şimdi daha kolay ama neden yapılmaz? Bizim projemiz vardı, bütün üniversite derslerini Youtube’a koyacaktık ama Youtube kapatıldı. Bir de böyle ilginç, değişken bir ortamdayız. Şimdi iTunes üzerinden mi yayın yapsak diyoruz. Düşünebiliyor musunuz çocuk otobüste gelirken kulaklığı takmış, bir gün önceki dersi yeniden izliyor. Sizinle görüşmek isteyen öğrencilerle webtools üzerinden randevu sistemi ile görüşebilirsiniz. Sekretere gerek yok.

MS Video Encoder’i duyan var mı? Eğer yaptığınız bir şeyi öğrencilerin takip edebilmesini istiyorsanız, MS Video Encoder’ın yaptığı şu, sizin Excel üzerinde veya başka bir program üzerinde yaptığınız şeylerin resimlerini alıyor, arka arkaya resimleri koyuyor, bu bir video haline geliyor. Dolayısıyla bir öğrenciye bitmiş bir dosya yollarsanız, öğrenciye hiçbir faydanız yok. Öğrenci onun nasıl yapıldığını bilmiyor ki. Ama bunu yolladığınızda saniye saniye ne yaptığınızı görüyor. İşte evde öğretmen size. Bu teknoloji 15 yıldır var, bedava.

Sonra dünya kupası sırasında futbol borsası diye bir şey çıkardık, Türkiye’de yaptım bunu, keyif olsun diye yaptık, bütün öğrenciler oynamaya başladı. Bu bize ilginç bir veri tabanı sağladı, öğrencilerin yatırım bilgilerini ve eğilimlerini ölçmeye başladık. Türk öğrencilerin aslında yatırım yapmadığını, kumar oynadığını gördük. Maçlardan önce favori takımlara paralarını koyuyorlardı, ondan sonra kaçıyorlardı. O zaman ben derste çocuğa ne anlatmam gerektiğini görüyorum. Çocuğa portföyün önemini anlatmam lazım çünkü çocuk yatırımla kumarı karıştırıyor. Sonra MSN chat–isteyen öğrenci istediği zaman bizimle MSN chat yapabiliyor. Daha da öteye götürdük, şimdi “Rektör’e Sor” diye bir yayın yapıyoruz. Tanıtım döneminde özellikle web üzerinden canlı yayın yapıyorum, öğrenciler e-maille sorular soruyorlar, sorulara canlı cevap veriyorum.

Sonra Twitter çıktı. Bende şöyle bir dürtü var, yeni bir şey gördüğümde “acaba ben bunu eğitimde kullanabilir miyim?” diye soruyorum kendime. Kullanabilir miyiz diye düşündük. Konferans süresince şu anda burada tweet atılıyor ve tweetler okunuyor. Bunu nasıl eğitimde kullanabileceğiniz sizin eğitime yaklaşımınıza, kendi uygulamalarınıza bağlı. Biz kullanıyoruz. Mesela geçenlerde bir ders yapmaya karar verdim. Çok basit bir deney, 200 tane öğrenciye e-mail ve tweet attım “özel ders var bugün, buyrun” diye. Derse 80 kadar öğrenci geldi bir günlük haberle. Kaç kişi e-mailden görüp geldi diye sordum, 2 kişinin eli kalktı. Kaç kişi twitter’dan gördü dedim, geri kalanların eli kalktı. Öyle bir noktadayız ki öğrenciler e-mail kullanmıyor artık. Biz e-mail veya web sayfası kullanarak teknolojiyi kullandığımızı sanıyorsak işin gerisindeyiz. Öğrenciler artık Internet sitelerinde değil facebook’ta, öğrenciler artık e-mail kullanmıyor, twitter’dalar. Öğrencilerin nereye gittiğini görmemiz gerekiyor. İlk defa dünyada belki öğrenciler başı çekiyorlar. Bu konuda öğrenciler bize nereden gitmemiz gerektiğini gösteriyorlar. Biz öğrencilere rağmen eğitim sistemini kurgulayamayız. Kabul etmeyecekler, aşı tutmayacak.

Neden bu kadar çok teknoloji kullanılıyor?

• Öğrenme/öğretmeyi kolaylaştırır.

• Sürekli/asenkron eğitime geçişi olası kılar.

• Beyinlere yeni yollar açar.

• Öğrencilerin derse daha fazla zaman ayırmasını sağlar.

• Öğrencilerin teknolojiyi öğrenmelerine yardım eder.

Ben oturup uzun süre bir konuşmayı dinleyemiyorum ve toplumun üçte birinin böyle bir sıkıntısı var. O zaman biz bu çocuklara niye 15. yüzyıl usulü “Otur ben sana anlatacağım” diyoruz, ve böyle bir eğitim kurgulamaya çalışıyoruz? Niye asenkrona, niye e-learning türü şeylere daha fazla yatırım yapmıyoruz? Teknoloji bunu mümkün kılıyor. Sınıfa gelmek istemeyen öğrenciye videosunu, malzemeleri veriyorsunuz istediği saatte, istediği yerde okuyor veya izliyor. Öğrencilerin çok ilginç özellikleri var. Bizim öğrenciler genellikle gece 22.00 – 04.00 arasında çalışıyorlar. Sabah 08.00, 09.00’da öğrenci aramayın ortalıkta. Biz dersleri sabah 08.00’e koyuyoruz. Olmuyor. Niye okullar Eylül’de açılıyor? Hasattan sonra açılır da ondan. Ne hasatı? Biz hala tarımsal toplum muyuz? Nüfusun % 4’ü tarımla uğraşıyor ama hala hasattan sonra okul açıyoruz biz. O eski alışkanlıklar ölmüyor bir türlü; hala eski usüllerle eğitim vermeye çalışıyoruz.

Teknoloji beyinde yeni yollar açıyor. Öğrencinin o simulasyona, oyuna baktığında “Haa” dediğini görüyorum. Gerçekten öğrenciye yeni bir şey öğretmek istiyorsanız facebook üzerinden oyun kodlamanız gerekiyor. Dersinizi oyuna nasıl monte edersiniz, o sizin işiniz, eğitmenin işi. Ama facebook üzerinden iyi bir uygulama yazdığınızda öğrenci bunu kullanacaktır ve keyifle öğrenecektir. Öğrenme zor bir iş, istenmeyen bir iş olmaktan çıkacaktır, istenerek yapılacaktır ve daha hızlı yapılacaktır. Teknolojinin beyinlere yeni yollar açmasını çok önemli buluyorum. Öğrencinin derse daha fazla zaman ayırmasını sağlıyorsunuz. Derse gelip, derste öğrenip ve giden öğrenci modelini ben reddediyorum. Öğrenmenin hayat boyu olmasını önemsiyorum. En azından öğrencinin lisede veya üniversitede iken haftada 15 saatini değil, haftada 45 saatini alabilmek istiyorum. Part-time yapılacak bir şey değil öğrenmek. Bir de tabi öğrencilerin teknolojik yönden gelişmesi çok önemli. Teknoloji yönü zayıf bir öğrenciyi piyasaya koyduğunuz zaman, hele profesyonel bir eğitim verdiğinizi düşünüyorsanız–yani işletme veya mühendislik eğitimi veriyorsanız, bu çocuk teknolojiden anlamıyorsa bu çocuğu kim ne yapsın, bu kadar açık. Kanada’da–ki teknolojinin önde olduğu bir ülke–ben 20 yıl Kanada’da öğretmenlik yaptım, benim mezun ettiğim öğrenciler arasında sadece Excel biliyorlar diye işe alınanlar oldu. Bunları gördüm. Yani acaba olur mu demiyorum. Oldu diyorum.

Böyle şeyler yapmak istiyorsanız. Size önerilerim, bir tanesi kendinizi bileceksiniz. Güçlü taraflarınızı, zayıf taraflarınızı, fırsatları ve tehditleri bileceksiniz. Kendinizi tanıyacaksınız, eğer teknolojik yönden bir eksikliğiniz varsa bunu tamamlayacaksınız. Sonra kimlerle konuştuğunu tanımak önemli. Ben burada inanılmaz bir şaşkınlık içindeyim yani 25 senedir bu işi yapıyorum ve öğrenciler 25 sene içinde çok değişti. X kuşağı gitti, Y kuşağı geldi. Bana çarpıcı gelen yönleri: aidiyet duyguları çok zayıf, marka bağımlılıkları yok, çok kolay değiştirebiliyorlar, beklentileri çok yüksek, hemen ödül almak istiyorlar. Video oyunuyla büyümüş çocuk, bitirdiğinde ödülünü almak istiyor. Alamazsa yeniden oyuna başlamak istiyor. Ben 2-3 sene yatırım yapayım da bir yerlere geleyim yok, anında ödül almak istiyor. Uzun vadeli yatırım yapmak istemiyor. Dikkat süresi çok kısa.

Çok çarpıcı bir kitap okuyorum, kitabın adı “En Aptal Kuşak”. Kitap yazarının teorisi bugünkü Amerikan kuşağının şu ana kadar gelmiş geçmiş en aptal kuşak olduğu. Bunu verilerle desteklemiş. Bana en çarpıcı gelen tarafı şu, kültür kuşaklar arası aktarmayla ilerler; sizden sonraki kuşağa kültürünüzü aktarırsınız. Bizim işimiz budur, çocukları eğitmek, sadece öğretmen olarak değil, anne-baba olarak da. Ben kendi yetişme çağımı düşünüyorum. Bir kere bizde TV yoktu, akşam yemeğinden sonra otururduk, babam hikayeler anlatırdı, annem birşeyler anlatırdı, kardeşler konuşurduk. Misafirliğe gidilirdi, başka büyüklerden birşeyler dinlerdik. Ne TV var, ne internet var, ne twitter var. Düşünebiliyor musunuz? Bu kültür transferi benim kuşağımda sağlandı, sizler için de sağlandı. Şimdiki kuşak ise buna izin vermiyor, şimdiki kuşak kendi alt kültürünü kurdu, kendi arasında iletişimde bulunuyor. Kapattılar kendilerini, bakın çok tehlikeli bir şeyden bahsediyorum. Benim kızım 15 yaşında, ikinci kattan bana “Ben yemeğe gelmeyeceğim, meşgulum diye” facebooktan mesaj gönderiyor. Meşgulum dediği de, arkadaşlarıyla konuşuyor. İnanılmaz bir yetkinlik geliştirmiş, 4 kişi ile aynı anda konuşuyor. Böyle bir kuşak ile karşı karşıyayız. Radikal bir paradigma değişikliği oldu ve bunun farkında olmamız lazım. Çocuklar bizi artık istemiyorlar, çünkü kendi arkadaşlarıyla bu alt kültür onlara doyurucu geliyor. Gerçekten bunun tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Bunu eleştirmek yerine nasıl kırarız, nasıl kültür devamlılığını sağlarız, bunu düşünmemiz lazım. Y kuşağı eğitilmesi en zor kuşak. Bu sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın sorunu; aynı sorunlardan Kanadalı, Hollandalı meslektaşlarım da bahsediyor. Bir tek şansımız var, onları kendi silahlarıyla ikna etmek. Teknolojiyi kullanmadan Y kuşağına hiçbir şey yapamayız.

Kendi öğrencileriniz arasında odak grupları yapmanız gerekiyor. Kendi öğrencilerinizin nasıl eğitilmek istediklerini de öğrenmeniz gerekiyor. Bir de tabi kaynaklarınızı bilmeniz gerekiyor. Aranızda Educause’u bilen kaç kişi var? Educause, misyonu bilgi teknolojisi kullanımını teşvik ederek yüksek öğrenimi geliştirmeyi amaçlayan bir vakıftır. Dijital çağda eğitimden bahsediyoruz ama Educause duymadınız ise, nasıl eğitim yapacaksınız? Burada binlerce, onbinlerce kaynak var. Bu iş lafta kalsın istemiyorsak, eğer tabletlerde çocuklara çoktan seçmeli problem çözdürtmeyeceksek bu işi ciddiye almamız lazım ve mümkün olduğu kadar bilimsel yapmamız lazım.

Sıkıntılar neler? Teknolojiyi uygulamak istemeyenler. Olabilir, ben kendimi erken uygulayıcılardan görüyorum. Ama birçok meslektaşım hiç bu işe girmedi. Olabilir, herkesin uygulaması gerekmiyor. Daha tehlikeli bir grup ise, sahte kullanıcılar. Müdür “Teknoloji kullanacaksın” diyor, adam 20 yıldır kullandığı notları scan edip, Powerpoint’e yüklüyor. Ne o? “Teknoloji kullanıyorum.” Ben bunları daha tehlikeli görüyorum. Bir de teknolojiyi yanlış kullananlar var. Yöneticilere büyük bir iş düşüyor, zahmetli ve meşakkatli bir iş. Sağlam bir IT grubunuzun olması lazım, hocaların eğitilmesi lazım, kendi kendine olmuyor bu iş. Sonra kendi kendilerini geliştirebilecekleri bir ortam sağlamamız gerekiyor. Mesela böyle bir konferansa göndermeniz gerekiyor. Amerika’daki Educause konferansına göndermeniz gerekiyor. Bu tür masraflara katlamamız gerekiyor. Bilişim teknolojileri eğitimi ucuzlatmıyor; sakın yanılmayın. Eğitimin kalitesini arttırıyor ama ucuzlatmıyor. Eğitimde maliyeti düşürmenin yolu henüz bulunamadı, çünkü bu iş insan insana yapılan pahalı bir iş. Teknoloji ile ucuzlatıyoruz argümanı doğru değil. Bu insanların sürekli kendilerini yenilemeleri için bir fırsat sağlanması gerekiyor. Aranızda öğretimi geliştirme merkezi olanlar var mı? Bir tane bu işten anlayan, eğitimi ilerletme üzerine doktora yapmış birisini alıp böyle bir merkez kurulması gerekiyor. Bir de eğitim fakültesi mezunlarının tekno-okuryazarlığının, yetkinliklerinin geliştirilmesi gerekiyor. İphone application yazabilecek kaç kişi var? Yoksa, biz Iphone’da nasıl bir application yazıp öğrencilerin kafasına girmek için başka bir yol bulacağız? O zaman Iphone application yazmayı da öğretmemiz gerekiyor. Şu anda var olan eğitim fakültelerinin kendilerini bu şekilde yeniden konumlandırabileceklerini ben düşünmüyorum.

Acaba diyorum böyle çok ileri teknoloji eğitimi verebilen, çok iyi ingilizce eğitimi verebilen, ingilizce matematik, ingilizce bilim öğretebilen, yeni dünyayı bilen, kendi kendine öğrenmeyi bilen bir eğitim fakültesi mezunu olsa, iş bulabilir mi? Böyle birini işe almak isteyecek olanların ellerini görebilir miyim? İngilizcesi iyi, teknolojiden anlayan, kendi kendine öğrenmeyi bilen, aktif öğrenmekten anlayan birini işe almak istersiniz galiba değil mi? Acaba bir vakıf üniversitesi daha böyle bir eğitim fakültesi kuruyorum dese, nasıl Fatih Macaristan’dan topçuyu getirmiş, ben de hocayı burada bulamazsak, gerekiyorsa Amerika’dan, İngiltere’den getireceğim, dört dörtlük bir fakülte kuracağım ve ben Amerika ile, Kanada ile yarışacağım diyen bir vakıf üniversitesi daha çıksa nasıl olur sizce? Fena olmaz değil mi. Ben bugün işletmeci, mühendis, hukukçu yetiştirmeye çalışıyorum, Türkiye’nin bunların hepsine ihtiyacı var. Ama benim aşkımı anladınız, benim işim bu arkadaşlar, benim işim eğitmenlik, benim işim eğitmen yetiştirmek olmalı. Yani işletmeci de yetiştiririm ama onu herkes yapıyor. Türkiye’de bir sürü işletmeci var, bir sürü iyi mühendislik mezunu var. Konuşuyorum sizlerle bana diyorsunuz ki “Senin dediğin türden birini ben Türkiye’de bulamıyorum.” YÖK’e başvuru yapmaya karar verdik, açacağımız fakültede okul öncesi öğretmenliği, sınıf öğretmenliği, PDR, İngilizce, İngilizce matematik ve İngilizce bilim, bir de üstün zekalılar ve otizm. Üstün zekalılarımızı, otistik çocuklarımızı heba ediyoruz. Bir ülke en iyi kaynaklarını kullanmıyor, orada altın var biz onu çıkarmıyoruz. Ondan sonra bu ülkede inovasyon niye yok diyoruz, patent niye çıkmıyor diyoruz. Kim çıkaracak, sen üstün zekalılarla ilgilenmezsen, niye yapmıyoruz bunları?

“Yaparım” diyen her üniversiteye, devletin “Buyur yap” demesi gerekiyor. Ben yaparım diyorum, umarım “yap kardeşim” diyecekler, 5 sene sonra da yaptım oldu diyeceğim burada sizlere.

Sağolun, varolun.

Prof. Dr. Erhan ERKUT

Özyeğin Üniversitesi Rektörü

Yazar Hakkında

Erhan Erkut

Bir Yorum Yazın